Bu o klasik kurumsal hayat hikayesi ama biraz da değil. Bir günah keçisi aramamız gerekirse ofis sandalyemi suçlayabiliriz.

8 sene boyunca reklam ajansları ve kurumsal şirketlerde calışmamın ardından günde en az 10 saat geçirdiğim tekerlekli ofis sandalyeme baktım. Bulunduğum alanda ilerlememe yardım ediyor ama uzaklara gidemiyordu. Böyle devam ederse dedim kendi kendime, bu tekerlekli sandalyeyle kariyerimde ilerleyeceğim ama 5m²’lik bir alanda bir ileri bir geri gitmeye mahkum kalacağım. Çok güzel insanlarla calışıyordum, işimi seviyordum ama bunu mu istiyordum?

Bu bir tercih meselesi.

Neyin seni mutlu ettiğinin farkında olma meselesi.

Mutlu muyum diye düşündüm, değildim. Bayaa mutsuzdum hem de. Bunun sebebini tek bir yerde aramanın bir anlamı olmadığını anladım. Yaşadığım iyi kötü her şey bir araya gelince ortaya çıkan hayat beni mutlu etmiyordu, tatmin etmiyordu. Yaşıyordum ama ne için? Biraz düşünmeye, dünyadan başlayıp kendimde bitene kadar her şeyi tanımaya, anlamaya, sevmeye ihtiyacım vardı. İş yerinde günde en az 10 saat geçirip maillere cevap vererek bunu yapamıyordum. 30 yaşıma 1 kala artık bu konuyu çözmem gerekiyordu.

O gün, bir buçuk sene sonrası için istifa etmeye karar verdim.

Müthiş bir aile, güzel arkadaşlar, canım şehrim İstanbul, hayaller, umutlar. Asla hayatımdan çıkmayacak şeyleri paket yapıp yanıma aldım, kalan her şeyi sattım. Sandığımdan masa lambama kadar her şeyi. Kitaplarımdan bile vazgeçtim. Dedim ki kendi kendime, eşyayı sevebilirsin ama hayatının önüne geçmesine izin verme. Ne yapacaktım yoldayken onları? Hepsini kitaplara aşık birine verdim. Artık kuş gibi hafiftim.

Bu dünyada 13 kg olan sırt çantamdan başka sahip olduğum hiçbir eşya kalmamıştı ve bu ayaklarımı yerden kesiyordu.

İstifa etmeye karar verdikten tam bir buçuk sene sonra Zanzibar’a kalkan uçağımdan hem hüzünlü hem şaşkın İstanbul’a bakıyordum. 30 yaşımdaydım, hayatımda ilk defa bu kadar radikal bir karar almış, plan yapmış ve ne olursa olsun bu planımdan vazgeçmemiştim. Nasıl becermiştim bunu? Bilmiyordum. Uçaktaki pencereden bakarken aklımda tek bir soru vardı; ne yapıyorum ben? İçimden çığlık atarak soruyordum ama dışımdan bir bardak su istemekten başka bir şey yapamamıştım.

Türkiye’de değişmesi kolay olmayan bazı gerçekler var. Bazı sosyo-kültürel normlar var. Toplumda güç ve cesaret genelde erkeklerin işi oluyor. Daha narin, daha korunması gereken kişiler ise kadınlar oluyor. Bknz ‘kız başına’ bknz ‘elinin hamuru’. Kız başıma, elimin hamuruyla, 1 sene sürecek seyahatime Afrika’nın müslüman bir ülkesinin Hint Okyanusu’ndaki küçücük adasına adım atarak başladım. Yolda başıma bir şey gelmesinden korkuyor muydum? Ödüm kopuyordu. Tam da bu sebepten ilerlemem gerekiyordu. İnsan güvenli çemberinden çıkmadıktan sonra güvenmeyi öğrenemiyordu. Ben de hem dikkatli hem de insanın kendisine, sırf insan olduğu için güvenerek yoluma devam ettim. Korku en büyük düşmanımız. Şu an seyahatimin 3. ayındayım (edit: 6. aya geldim) ve korkunun, sadece safi korkunun insanların arasındaki uçurumları açtığını anladım. Dünya aslında o kadar da korkulacak bir yer değil. Hepimiz aynıyız, birbirimizin aynasıyız, hiçbirimiz birbirinden farklı değil.

Şu ana kadar Tanzanya, Zambia, Zimbabwe, Botswana, Güney Afrika, Tayland, Singapur ve Endonezya, Kamboçya’nın toplam 25 şehrini, 12 doğal parkını, 35 hostelini, 8 couchsurfer evini, 40’dan fazla kumsalını ziyaret ettim.

Onlarca insan ve daha önce görmediğim hayvanı tanıdım. Dünyanın en yüksek bungee jumping yapılan köprüsünden atladım, 4000 foku bir adımımla denize döktüm :). Okavango Nehri’ni kano ile geçtim, gezintiye çıkmış bir aslan ve eşini doğal ortamında görme şansına eriştim. Biraz Swahili dilini öğrendim, gönüllü oldum, köylere yardım ettim, bir elmas kaçakçısı tanıdım, Afrikalı bir Sivas kurdu eğitmeni, hapislerin iç mimarisini düzenleyen bir kadını, 6 aydır tapınakta dini oruçta olan bir adamı tanıdım. Hayatımda ilk defa Chrismas sofrasına oturdum, timsah dolu Zambezi Nehri’nde yüzdüm, leopar dolu bir ormanda kamp yaptım, timsah yedim, kahvaltıda devekuşu yumurtasıyla menemen hazırladım. 3 gopro kablosunu, bir taşınabilir şarjı, 6 güneş gözlüğünü ve en sevdiğim 2 şalımı kaybettim. Havadan, karadan, demir yoluyla ve denizden şu ana kadar toplam 37,207 km yol yaptım. Bilardo oynamayı geliştirdim, surf yapmayı öğrendim, kahve makinasında kahve yapmayı, yogayı, meditasyona ne kadar eğilimli olduğumu öğrendim. Defalarca dağlara tepelere tırmandım, onlarca farklı lokal bira tattım, yunusları ve penguenleri gözlemledim, eti çiğneyip atmayı öğrendim, river boarding yaptım, 104 metre yükseklikteki Viktoria Şelalesi’nin ucundan vadiye selam verdim. Budistlerin ayinine katıldım, bir monk tarafından kutsandım, kadınların vajinalarıyla onlarca şey yaptıkları bir şovu izledim (pişmanım), çok lüks bir otele kaçak girip geceyarısını orada geçirdim. Motor kullanmayı öğrendim, motordan iki kere düştüm (birinde dondurma yemeye çalışıyordum), hippilerle kumsalda dans ettim, gizli bir laguna donuma kadar çamura bata bata ulaştım. Mushroom shake içtim, minik yengeçlerin saldırısına uğradım, kaldığım bir evde tacize uğradım, sevgilimden ayrıldım, aşık oldum, çok aşık oldum, balta girmemiş bir ormanda hayatımda duymadığım bir ses şöleniyle karşılaştım. Gölde yüzen bir eve gittim, evle birlikte yüzdüm, o herkesin bildiği ‘The Beach’ filminin çekildiği yerin korkunçluğunu, aynı zamanda arka koylarının güzelliğini gördüm. Kraliyet rejiminin garipliğini tanıdım, Hintli bir ailenin geleneklerine bağlı rengarenk evinde kaldım, salonlarındaki salıncakta kitap okudum. Bir kere güneş çarptı, bir kere değişik bir böcek tarafından sokuldum, 5 gün şiş parmakla gezdim, bir kere neredeyse bir geyiğe çarpıyordum, bacaklarımı defalarca, defalarca morarttım. Gece yolculuğunda tüm otobüs mikrofonla dua ettik, yolculuğun ortasında salgın bir hastalık yüzünden ayakkabılarımı temizlemek zorunda kaldım. Bir hippoya ne kadar yaklaşmam gerektiğini öğrendim, sağdan giden trafiğe alıştım, böceklerle uyumaya alıştım. Dünyayı, insanları, tüm canlıları ve kendimi sevmeyi öğrenmeye başladım.

O tekerlekli ofis sandalyesinde kalsaydım, bu süreçte günde 150 mail’den toplam 24 bin mail yanıtlayacak, en az 320 toplantıya katılacaktım.

Dediğim gibi, hayat bir tercih meselesi. Neyin seni mutlu ettiğinin farkında olma meselesi. Çemberimden çıktığım için mutluyum. Hayatım boyunca sürekli seyahat etmeyeceğim, bu benim için bir görev de değil. Canımın istediği yere gidiyor, turist gibi değil, yerlisi gibi yaşıyorum. To-do listesi yapmıyorum, oradan oraya koşmuyorum. Tek istediğim daha çok hayat tanımak, dünyanın alternatiflerle dolu her köşesini görmek. Yakın gelecekte bir aile kurmak, çocuk sahibi olmak istiyorum ben de. Ama elimin hamuruyla değil, birikimlerimle bir hayat istiyorum. Çocuklarıma bu deneyimlerle bir eğitim vermek, dünyaya daha geniş bir pencereden bakmayı öğretmek istiyorum.

Gelecekteki hayallerimin, herkesin hayallerinin gerçekleştiği bir dünya mümkün. Bir adım atın yeter.

Seyahatime dair fotoğrafları ve detayları web sitemden ve sosyal medya kanallarımdan takip edebilirsiniz.

Sevgiler, iyi okumalar,

C.

Instagram

Facebook 

Twitter

Youtube

 

I’m on a world tour right now and I have experienced amazing things!

Up until now, I have explored 17 cities, 12 natural parks, 18 hostels, 8 CS houses, more than 40 beaches of Tanzania, Zambia, Zimbabwe, Botswana, South Africa, Thailand, Singapore, and Indonesia. I have met tons of people and animals.

I jumped from the highest bungee jumping bridge (116m), saw 4000 seals together. I canoed in the Okavango Delta, had the chance to see a lion couple in their natural environment. I learned some Swahili, I volunteered, helped villages. I met a diamond smuggler, an African instructer of famous Turkish dogs, a prison interior designer, a believer that is fasting for 6 months in the temple.

I sat at a Christmas table for the first time in my life, I swam in the Zambezi river with crocodiles, I camped in a forest full of leopards, I ate crocodile, made my breakfast with ostrich eggs.

I lost 3 gopro cables, 1 power bank, 6 pairs of sunglasses, and 2 of my favourite shawls on the way. From skyway, highway, seaway and railway, I went 37,207 km so far.

I improved at playing pool, I learned how to surf, I learned to make coffee with a coffee machine, I learned yoga and meditation. I hate yoga, I love meditation.

I hiked mountains several times, I tasted tens of local beers, I watched penguins and dolphins, I learned to chew and throw away meat, I did river boarding, I swam at the edge of Victoria Falls and saw the valley from 104m high. I attended a Buddhist ceremony, blessed by a monk, watched ping-pong show in Bangkok (I regret), secretly get into a very luxury hotel and spent the night there. I learned how to ride a bike, I fell twice (one of them was because I was trying to eat an ice cream), I danced with hippies on the beach, hiked to a secret lagoon getting mud in my underwear.

I drank a mushroom shake, attacked by crabs, abused in a CS house, broke up with my boyfriend, fell in love like crazy, heard crazy voices of a wild forest, went to ‘The Beach’ and realised its not that great. I saw the weirdness of Royale Regime, stayed in a very traditional Hindu house, and read my book on a swing in their living room 🙂

I had sun stroke once, I got bitten by a strange bug, and lived with a very swollen finger for 5 days. I was almost crashed into a Kudu while driving.

We prayed into a microphone on a bus on a night drive with all the passengers, cleaned our shoes in the middle of the road because of a common disease. I learned how far away I should stay from a hippo, I get used to right hand side traffic, I get used to sleeping with bugs. I started to learn to love the world, all living things, and myself.

Enough? 🙂